İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri Ünite 2 | Adaletciler.Net-2017-2018 Hukuk Fakültesi Taban Puanları-Dgs Hukuk Puanları

İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri Ünite 2

İLK ÇAĞDAKİ GELİŞİM
Mezopotamya
İlk devlet ve hukuk düzenini kuran Sümerler aynı zamanda yazıyı bulan ve kullanan ilk kavimdir.
Diğer Önasya Kültürleri
Modern bürokrasinin temellerini Mısırlılar attı. Yazılı hukuk geleneği, adaletin yüceliği kavramı, toplum bireyleri arasında eşitliği gözetmeye özendiren bir anlayış, kadınların pek çok alanda erkeklere denk sayılması eski Mısırın koyduğu ve koruduğu değerlerdir.
Adalet kavramını üstün bir değer olarak tanıyan, çok gelişmiş, etkileyici bir edebiyat içinde insanın dertlerini, mutluluklarını dile getiren eski Mısırlılar, haklar özgürlükler sahnesinde zaman zaman çağdaşları olan toplumlara önderlik ve örneklik etmişlerdi. M.Ö. VI-XV yüzyıllarda Önasyada en ileri gelen güçlerden biri olan Hititler, oldukça hoşgörülü ve eşitlikçi sayılabilecek bir toplum oluşturmuşlardır. Hitit toplumu da soylular, halk ve köleler olmak üzere insanlık tarihinde binlerce yıl alışılagelip görülen başlıca üç sınıfa ayrılıyordu. Fakat toplumda herşeyden önce dinsel bir hoşgörü vardı. Soylu kadınlar erkekleri ile neredeyse eşittiler. Halk kadınları içinde aynı özellikten söz edilebilir.
Çin Ve Hint Uygarlıkları
Çin filozofu Lao-Tse, Devlette ne kadar yasak varsa, halk o kadar yoksullaşır diyerek yasaların gerekli olduğunu ancak çoğaldıkça itaatsizliğin artacağını savunmuştur. Konfüçyüs, hükümdarın halka kulak vermesini önererek, en üst siyasal yönetim gücünün gerçek ve tek taşıyıcısı halktır. Zira halkın güvenini kazanamamış bir hükümet er geç düşmeye mahkumdur görüşünü savunmuştur. Konfüçyüs’ün muhafazakarlığına ve aşırı düzenciliğine tepki gösteren ünlü filozof Mo-Ti, insan haklarının temeli sayılabilecek insan sevgisinin her sorunun çözümü için baş koşul olduğunu söyleyen bu düşünür, eğer insanların hepsi birbirini severlerse, o zaman güçsüzler güçlülerin avı olmayacak, aza sahip olanlar, çoğa sahip olanlarca yağmalanmayacak, yoksullar zenginlerin hakaretine maruz kalmayacak ve saflar entrikacılarca bunaltılmayacaktır söylemiyle bunu savunmuştur. Hindistan’da da Matematik ve astronomi gibi alanlarla sanatta pek ileri giden bu uygarlık Kast sistemi nedeniyle bir süre sonra durgunlaşmıştır. Bu sisteme karşı çıkan büyük filozof Budha dünyayı kötü yapan, insanın tutkularıdır, insan tutkularından kurtulursa huzura kavuşur görüşünü savunmuştur. Ünlü filozof bununla özgürlüğü değil nefse hakimiyeti öğütlemektedir.
Eski Yunan Ve Roma Uygarlıkları
Sofistler’e göre devlet insan iradesinin ürünüdür. Ünlü filozof Anaksagoras, aklın yüceliğini, gözlemin önemini vurgulayan, toplum hayatındaki safsataları çürüten bu İzmirli filozof Atina’da halkın taptığı tanrılara inanmıyor ve bunu açıkça söylüyordu. Perikles ise, idare şeklimizin adı Demokratia’dır diyerek demokrasiyi savunmuş olsa da bu filozofun savunduğu demokrasinin sadece kentin yerlisi olan erkek yurttaşlarına uygulamayı savunmuştur. Köklü kent soylarından gelmeyenlerin, kadınların, kölelerin siyasal hakları yoktu. Platon ise, eşitlik düşüncesinin karşısında idi. Gene onun öğrencisi Aristoteles’de insanın devlet ile olan ilişkilerinde eşitsizliği doğal karşılamış, köleliğin akla uygun bir kurum olduğunu savunmuştur. Atina’da yurttaşlar arasında tam bir eşitlik vardı. Antik düşünceyi doğuya, Hindistan’a kadar yayan ve onu özellikle eski yakın doğu kültürleriyle birleştirip Hellenizm çığrını açan Büyük İskender zamanında da aynı gelişme noktası korundu. Bir süre sonra Roma Uygarlığı eski Yunan kültürü üzerinde yükselmiştir. Civitas, eski yunanda polis kavramına karşılık kullanılan kavramdır. Civitası oluşturan topluluğun başlıca iki niteliği vardır: Bir yandan devleti oluşturan bireylerin hepsi devlet hayatına doğrudan doğruya katılırlar, diğer yandan ise bireyler devlet hayatına olan katılımlarını hukuksal bir örgüt aracılığı ile sağlarlar. Hayatın amacının mutluluk, mutluluğa giden yolun da özgürlükten geçtiğini ileri süren Epikuros, özgürlüğün fedakarlıkla elde edilebileceğini, bunun da siyasal hayattan eletek çekmekle mümkün olabileceği kanısındadır. Roma özgürlük düşüncesini, en fazla etkileyenler Stoacılardır. Eski yunan filozofu Zenon’un kurduğu okul yandaşları, akla büyük önem vermiş, insanların birbirlerine eşit sayılabileceklerini, bunun tek koşulunun herkesi erdemli kılıp bilge yapmak olduğunu ileri sürmüşlerdir.

ORTAÇAĞ’DAKİ GELİŞİM
Genel Olarak
Ortaçağda Hıristiyan ve İlam kültürleri, Asya’nın doğusuna erişememiştir.
Konumuz Açısından Ortaçağda Batı
Özgürlük ve insan hakları anlayışı, Kilisenin izin verdiği ölçüleri aşamamış, bu konular üzerinde sadece din adamları düşünce üretme ayrıcalığına sahip bulunmuşlardır. Böylece söz konusu çağda, düşünce hayatına damgasını vurmuş belli başlı kişiler: Augustinus, Salisbury’li Jhon, Aquinum’lu St.Thomas, Padua’lı Marsiglio genelde Kilise babaları adıyla anılırlar. Hıristiyanlık resmen kabul edildikten sonra aklın yerine kilise hakim olmuştur. Ortaçağ Batı Toplumunun belirgin niteliği kesin eşitsizliktir. XIII. Yüzyıl sonlarında doğan Padualı Marsiglio, hangi görüşün günah, hangisinin geçerli olduğunu sadece Tanrı’nın bilebileceğini ileri sürerek düşünce ve vicdan özgürlüğünün de bir ölçüde Batıda öncüsü sayıldı.
Konumuz Açısından Ortaçağda İslamiyet
İslamiyet VII.yüzyıla kadar insanlığın görmediği bir eşitlik ilkesi getirmiştir. Bu bakımdan çağının çok ilerisindedir. İslamiyetin temeli, bütün Müslümanların eşitliğine dayanır. Bu, Hıristiyanlığın ilk dönemindeki gibi romantik değil, somut ve uyulmadığı takdirde yaptırımı olan bir eşitliktir. İslamiyetin bir başka özelliği, adalet olgusunu yüceltmesi ve onu neredeyse kutsal bir kavram durumuna getirmesidir. İslam devlet düzen içinde yaşayan ve Müslüman olmayan yurttaşların inançlarına ve özel hayatlarına karışılmaz ve hoşgörü gösterilirdi. Farabi, devletin temelini toplum sözleşmesine dayandırmıştır. İslam aleminde yetişen en büyük toplum bilimci İbni Haldun, keskin gözlemleri ile tarih felsefesinin modern temellerini atmış, devlet düzeni üzerinde örnek sayılacak düşünceler ileri sürmüş ama özgürlükten söz etmemiştir.

YENİÇAĞ
Genel Olarak
Batıda bilim adamlarının gözlem ve deneye yönelmesi, antik sanatın canlanması Rönesans hareketinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Batılı bugün kendi değeri kabul ettiği pek çok şeyi Haçlı Seferleri yolu ile Orta Doğu’dan aldı. Böylece bilimsel ve teknik gelişme ile birlikte ticari etkinliklerde çok arttı. Batı ilerlemenin ivmesi içine girmişti. Bu başlangıç ilk somut sonucunu doğa bilimlerinde verdi. Nikolaus Kopernikus Orta çağda en büyük bilimsel gerçek olarak bilinen yanlış bir efsaneyi yıktı. İnsanı bütün özellik ve nitelikleriyle inceleyen antik sanat ta canlandı. Rönesans hareketi doğdu. Bu yeniden doğuş hareketlerindeki Leonardo da Vinci, Michelangelo gibi büyük ve eşsiz sanatçıların aynı zamanda bir bilim adamı olmaları bir tesadüf değildir.
Yeniçağda İnsan Hakları Ve Özgürlükleri
Düşünce Alanında
Devlet ve siyaset felsefesi alanında, yeniçağın öncüsü, Niccolo Machievelli’dir. Rönesansın bir ürünü olan bu filozof, İtalya’daki siyasal dağınıklıktan ürkmüş ve nasıl merkezci, güçlü bir devlet kurulabilir sorusunu cevaplandırmaya çalışmıştır. Yeniçağ başlarında Jean Bodin, egemenliğin tarihsel gelişimini araştırmış ve en iyi devlet biçiminin monarşi olduğunu ileri sürmüştür. Bodin, hükümdara mutlak yetkiler vermekte, ama onu dinsel kurallarla da bağlamaktadır. Johannes Althusius da egemenliği incelemiştir. Egemenliğin hukuksal bakımdan en mükemmel araştırmalarından birini yapan düşünürün devlet felsefesine katkısı çok önemlidir. Bu her iki filozofta özgürlüklerin doğal yasalardan sayıldığını söylemişler ama özgürlük sorunun derinine inmemişlerdir. Doğal hukuku insan aklının ürünü olarak gören ilk ve en önemli yeniçağ hukukçusu Hugo Grotius’tur. Grotius İnsan hakları kavramını bilimsel yolla açıklamaya çalışan ilk düşünürdür. Hobbes’e göre özgürlük toplum sözleşmesiyle sınırlıdır. Hobbesin ünlü deyişi: insan insanın kurdudur. Jhon Locke’a göre, devletin temel görevi insanları yaşama ve mülkiyet haklarını korumaktır. Devletin baş görevi insanların yaşama ve mülkiyet haklarını korumaktır. Locke’a göre bu görevleri en iyi bir biçimde yerine getirecek olan devlet, halka dayanan, gücünü halktan alan devlettir. Bu yönüyle liberalizmin öncülerinden olmuştur. Rönesanstan sonra başlayan reformla iyice gelişen bu çok zengin bilim ortamında XVIII.yüzyıla geçildi. Bu yüzyıldaki en belirgin üç büyük düşünür üzerinde kısaca durmak yararlıdır. Bu düşünürler Montesquieu, Voltaire ve Jean Jacques Roussau’dur. Montesguieu’ya göre toplumlar yaşadıkları yerlere ve o yerlerde hakim olan iklime göre biçimlenirler. Gerçekçidir ve özgürlüğü, gerekeni yapmak, gerekmeyeni de yapmaya zorlanmamak şeklinde tanımlar. Yasama, yürütme ve yargı, güçler ayrımı kuramını kurar ve onu işler. Voltaire ise laik düşünceyi savunmuştur. Jean Jacques Rousseau özgür ve eşit kişilerden oluşan halkın egemenliğin kaynağı olarak açıklamıştır. Rousseou insanlar arasındaki eşitsizlik üzerinde söylev ile toplum sözleşmesi yazdığı eserler arasında bizi en yakın ilgilendirenleridir. Rousseu herşeyden önce bugün insan haklarının temelini oluşturan doğuştan eşitlik ve ayni haklara sahip olmak görüşünü en sağlam bir biçimde ortaya koymuştur. Rousseu bugünkü demokrasinin yapısal en önemli niteliği olan temsil ilkesinin de işleyicilerinden sayılır. Onun egemenliği kesinlikle bölünmez kabul etmesi görüşü uzun süre yaşamış güçler birliği ilkesini ve ona dayanan meclis hükümeti sistemini uygulamaya sokmuştur.
Uygulama
1215 yılında ilan edilen Magna Carta Libertatum ilk özgürlük fermanı İngiliz halkının kişi güvenliğini, mallarını krala karşı güvence altına alıyordu. Ortaçağ ölçüleri içinde oldukça ileri hükümler taşıyan fermanda özellikle yargı gücünün kral karşısında bağımsızlaştırılması yolunda önemli adımlar atmıştır. Avrupada 1618 yılında çıkan ve otuz yıl süren savaşta yüzbinlerce insan dinsel inançları nedeniyle öldürülmüştür.

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YORUM




Eğitim ve Ögretim Eğitim ve Ögretim